Alişan Hayırlı'dan Gündüzbey Üzerine ( 2 )
Ekleniş Tarih ve Saati: 24.02.2009 10:22:47
Kategori: Ziyaretler
Zaman kavramının alt üst, tarihin ters yüz olduğu, kişinin hangi mekâna ait olduğunun belirsizleştiği anlar vardır… İnsanın ayağı yerden kesilir. Sanki hava boşluğuna düşersiniz, sarhoş gibi olursunuz. Başınız döner…

Siz küçüksünüz;  küçük mekânlar ve zamanlar büyüktür, siz büyürsünüz büyük mekânlar ve dünyanız küçülür…

15-17 yaşlarında, dünyayı yaşadığınız köyden ibaret sanırsınız.

Eviniz ile bahçeniz arasındaki mesafeyi en büyük mesafe, Ağyol (Akyol)çayını dünyanın en büyük okyanusu olarak görürsünüz… 

Gündüzbey Pınarbaşı mevkiinden de daha yukarılardan başlayıp Yeşilyurt ilçesinden geçip giden 25-30 kilometrelik derenin (çayın) Ağyol mevkiindeki yaklaşık 30-40 metrelik mesafe, benim için dünyanın en büyük ve güzel yeriydi. Küçücük bedenimizin, küçücük hayali bu küçücük yerle sınırlıydı. 

 

Bu defa yükseklerde değil, küçüklüğümüzün izlerini derelerde, çaylarda yani en aşağılarda arayacaktık.

Dağlardan aşağı inecektik.

Geçtiğimiz Pazar günü, Alpay’ın Piyer Loti’den daha güzel diye adlandırdığımız (Daha doğrusu anamın öyle dediği) bahçeden yola çıktık.  Bir gün önce kar yağmış, ertesi günü güneş doğmuştu.

Her taraf pırıl pırıl, tertemiz bir hava vardı.

Yüksek oksijen, aşırı temiz hava bizi korkutmuştu. Şehrin kir ve pasına, toz ve dumanına o kadar çok alışmıştık ki, bünyemizin bu kadar temiz havayı kaldırabileceğinden şüphemiz vardı.

 

Gündüzbey çayını, güneşli ve pırıl pırıl bir havada gezmek nasip olacaktı.

Çortunbaşı mevkiinden girecek, Gündüzbey Pınarbaşı Kaptaj (içmesuyu tesisleri)’nden çıkacaktık.

Hayatımda ilk defa göreceğim yerler de vardı.

Bundan 15 gün önce Ehmetçe’ye yaptığımız gezinin bir benzerini yapacaktık.

Bu sefer omzumuzda tüfek yok. (Çünkü bir çok dostumuz, tüfeği doğal olarak bize yakıştırmamıştı)

Sırtımızda taşıdığımız çanta içinde küçük bir azık vardı.

 

Yolculuğumuza Paracık mevkiinden başladık. Yani halk arasında Kapuluk (Kapılık) diye bilinen mevkiin biraz yukarısından… 

 

Şubat ortası olduğu için toprakta hafif bir kıpırdama var. Yer altında bir hareketlilik gözleniyor. Baharın müjdecisi güzel kokular yavaş yavaş burnumuza geliyor, yeşillikler toprağı zorlamaya başlıyor.

Kapılar… Kapılar… Kapılar…

Gündüzbey bahçe kapıları… Çalılar arasına kondurulmuş, tahtadan yapılmış büyük mimari eserler!

Sanki cennete açılan kapılar!

Ah ah… Öldürecek beni bu kapılar.

 

Dedelerimiz tabiata ne kadar da saygılıymış… Greenpeace’in üyesi olmadıkları halde ne kadar da çevrecilermiş…

Zevk ve estetik abidesi muhteşem kapılar… Büyük dilleri olan, kocaman kilitleri olan harikulade kapılar…

Kapı anahtarını kilidin içinde biraz oynatıp kapıyı açar gibi yapmayı çok isterdim. Kendimi zor tuttum.

 

Ellerimi sürüyor, uzun süre seyrediyorum. Dalıp dalıp gidiyorum. İçimde kopan fırtınalar bütün bedenimi sarıyor, adeta buhar olup uçuyorum fiziki mekanda…

Bu kapıları niye bu kadar sevdim.

Bir sihirli, bir tılsımlı değnek sanki…  

Dokunsam, tekrar 17 yaşına döner miyim acaba? Yeniden hayata beni bağlar mı? Küçüklüğümü yeniden bana verir mi?

Beni benden alır bana götürür mü?

Şu Gündüzbey bahçelerinin bir kapısı bile ömre bedel. Şair olsam bir şiir yazar, müzisyen olsam bir şarkı besteler, heykeltıraş olsam heykelini yapar, yazar olsam romanını yazardım bu kapıların…

Zamana direnen, teknolojiye meydan okuyan, betona ve demir kapılara doğru “Ben ölmedim buradayım, yaşıyorum” diye bağıran ölümsüz kapılar… Capcanlı, dip diri kapılar.

Her birinin dili olsaydı acaba neler anlatırlardı.

Hangi köylümüze ait olduğunu bilmediğim bir bahçenin tahta kapısının önünde diz çöktüm. Sadece kuş seslerinin arada bir çınladığı, tabiatın içinize işleyen derin sessizliğinde, huşu içinde kapıyı dinlemeye başladım.

Oturup dertleştik.

Beni bu dünyada en iyi anlayan kapı oldu. Ben onları özlemişim, onlar beni.

Dertler başka.

Çalıların yerini demir-dilekli teller, tahta kapıların yerini boyalı-demir kapılar, kulübelerin yerini iğrenç beton binalar, patika yolların yerini betondan çirkeflikler almış.

Kapının derdi bu. Beni sökecekler, yerime demir parçası koyacaklar. Hem de Gündüzbey’de, doğanın kalbinde… Küçüklüğümün efsunlu mekanlarında…

Derdi elemi büyük. Benim de derdim büyük. Beraber oturup ağlaştık.

 

Fiziki mekanda yapılan bir yolculuk, Gündüzbey’in o gizemli bahçeleri arasında sanki ruhi bir yolculuğa, mistik bir havaya dönüşüyor.

 

Geziye başladığımız andan itibaren Gündüzbey çayına doğru ilerlerken, yeğenim Alpay kendisiyle konuştuğumu sanıyor…

Evet, doğrudur belki. Konuşmuş olabilirim. Ama ne dediğini, benim de kendisine ne cevap verdiğimi inanın ki hatırlamıyorum.

Havada uçan kuşa selam veriyor, tahta kapılarla sohbet ediyor, çalılara misafir oluyor, sekilerin derdini dinliyor, su arkları ve patika yolların kendi aralarındaki konuşmalarını dinliyordum. Ağaçlara sesleniyor, içinde kimsenin olmadığı bahçelere doğru avazım çıktığı kadar bağırıyordum.

Başka bir aleme dalmış, tabiatın içinde kaybolmuştum. Bu arada mırıldanmış, Alpay’a da cevap vermiş olabilirdim.

Hatırlamıyorum.

Ve Karakaya mevkiinde bir bahçeden bir bahçeye geçiyoruz. Hiç birinin kime ait olduğunu bilmiyoruz.

Düzgün, sıra sıra kavak ağaçları…

Çat barajı kanalları açılırken, aşağıya yuvarlanan büyük kayaların ezip geçtiği çalılar…

 

Karakaya mevkii ile Ağcapınar mevkiinin birleştiği noktada nihayet Gündüzbey çayına iniyoruz.

Çayın karşı tarafında Ağcapınar mevkiinin hemen ortasında Susesi tesisleri bulunuyor.

Dere boyunca 5-6 kilometre gidip, dönüşte üst yoldan, asfalt boyunca gelecek Susesi’nde mola verecektik.

Şimdilik Susesi’ne doğru “Zekeriya!.. Bekle bizi dönüşte geliyoruz!” diye sesleniyoruz.

Ağcapınar’da ilk ziyaret ettiğimiz yer Mağara! Ne mağarası, adı nedir, özelliği nedir? Hiçbir şey bilmiyoruz. Beni oraya getiren, mihmandarım, yeğenim Alpay da hiçbir şey bilmiyorum.

“Bilmiyorum dayı, fakat rahmetli babaannem anlatırdı, babaannemin bir dayısı varmış askerden kaçmış, gelmiş burada saklanmış… Sadece onu biliyorum.”

Mağara gerçekten de dehşet… Bence güzel bir düzenleme ile harika bir mesire yeri olabilir. Yanında da gürül gürül bir su akıyor.

Susesi’nin sahibi Şair Zekeriya kardeşim bunu duyarsa hemen harekete geçer…

Gündüzbey çayının Ağcapınar kısmını geride bırakıyoruz.

Dere boyunca sağımızdaki ve solumuzdaki bahçeler içinde aslında güzel evler de yapılmış. Doğanın ruhuna uygun, estetik, kulübemsi evler…

Dere boyunca kaynayan birkaç tane pınar gördük. Çok şükür dereden şimdilik sular akıyor. Ehmetçe dağlarındaki susuzluk hamdolsun derelerde yok. Yüzümüz gülüyor. Ta ki, yukarılara doğru bizi bekleyen acı sürprizle karşılaşana kadar…

Ağyol’un başlangıç kısmında, suların yavaş yavaş azaldığı, belki de son pınarın kaynadığı yerde mola veriyoruz. Resimde de gördüğünüz gibi sadece portakal, elma ve muz yiyoruz.

Kabuklarını toprağın içine gömdük, gübre olsun diye…

 

Artık yavaş yavaş, beni asıl heyecanlandıracak, çocukluğumun geçtiği yöreye doğru yaklaşıyoruz: Ağyol

Sağ tarafımız Hızenek, sol tarafımız Ağyol… Ortada ise Gündüzbey çayı…

 

Kürtgilin Murat’ın(Çağalık arkadaşım) bahçesinin olduğu yere doğru yaklaştığımızda beynimizden vurulmuşa döndük!

Su kesilmişti.

Sanki bıçak gibi kesilmiş.

Sanki bir cetvel ile bölünmüş gibi.

Derenin sonu göründü sanki.

Dere devam ediyor ama hayat bitmişti.

Su bitmişti.

Şırıl şırıl akan derede su sesi sona ermişti.

Gündüzbey çayında sular durmuş, bu defa sular gözlerimizden akıyordu.

Su istikamet değiştirmişti. Dereden gözlerimize doğru…

Kupkuru derenin ortasında kala kaldık.

Her taraf perişan olmuş.

Viraneye dönmüş.

Ölüm sessizliği…

Derenin bundan sonrasını kat edecek gücümüz kalmadı.

Yüreğim parçalandı.

Ciğerim yandı.

Ayak bağlarım çözüldü.

Biliyorum, biraz daha gidersem;

Küçüklüğümün geçtiği, Bibimgilin (Çiccimgilin) bahçesine, o bahçenin altındaki dereye doğru gidersem…

Aynı kahredici manzara ile karşılaşacaktım.

Buna kalbim dayanamazdı.

Kocaman ceviz ağaçlarının kovuklarında deyin(sincap) kovalamış, sapanla kuş vurmuş, dere içinde taşlarla set örüp göller yapıp buz gibi suyunda çimmiş (yıkanmış) Ağyol’u susuz görmeye gönlüm razı olamazdı…

Geri de dönemezdim.

Kendimi toparladım. Son bir gayretle yola koyuldum.

 

Ve evet…

16 Mayıs 1991 yılında,  Gündüzbey tarihinin en büyük  selinin yıkıp geçtiği Ağyol’dan eser yoktu. “Bizim Göl”, “Derin Göl” diye ad verdiğimiz göller kaybolmuştu…

Bir zamanlar koca bir ailenin (Çiccimgil) geçimini sağladığı Ağyol ve Hızenek bahçelerinin yerinde yeller esiyordu.

 

Çiccimgilin İbrahim dayı gözü gibi bakardı buralara… Geceleri su suvarırdı. Bostan ekerdi. Salatalık ve domatesin yanına peynir kor, tandır ya da yufka ekmeği ile yerdik.

Silovgilin, şimdi adlarını unuttuğum diğer komşuların bahçelerine misafirliğe giderdik.

Hele bir Çiccimgilin Hacı’nın bahçesinde bir dut ağacı vardı. Kocaman kocaman dutu olurdu. Onu yemeden gittiğim yoktu.

Taa sabah namazı, hava karanlık iken eşeklerle yola koyulur, Ağyol’a gelirdik. Bahçeye vardığımızda gün ağarırdı. Kiraz zamanı ise kiraz derer, üzüm zamanı ise üzüm toplardık. Öğlen olmayı dört gözle beklerdim.

Güneş tam çaya vurduğunda aşağı iner Derin gölde yıkanırdık.

Sonra bize seslenirlerdi: “Gelin yemek yiyeceksiniz.” Tandır ekmeği, soğan, peynir.,. Ne muhteşem!

 

Kelimeleri kullanıp yazıya dökmek zorundayım.

Zor.

İçimde büyüyüp yüreğime sığmayan dışarı çıkan duygularımı kelimelere dönüştürmek zorundayım.

Anlayın işte, sizin de duygularınız var, niye beni yoruyorsunuz, diyemem…

Bedavacılık olur.

Tembellik olur.

Sizde de aynı duyguları uyandıracak kelimeleri bulmam, bir yazı inşa etmem, içinde hislerin ikram edildiği bir odada sizlere hizmet etmem gerekiyor.

Zor ama yapmak mecburiyetindeyim.

Şimdi yıkık dökük, viraneye dönmüş derenin, selin alıp götürdüğü bahçelerin, toprağın, ağaçların, köklerin, çalıların, kemikli taşların, susuz çayın her tarafından sesler yükseliyor.

Sadece benim duyacağım sesler!

Yıllar yıllar sonra üzerine basıp atladığımız taşlar, şimdi içinde bir ot dahi yeşermeyen bu derede benim çocukluğum gizli.

Şimdi bu eskimiş, gizli ve sırlı dünyanın ta ortasında, şimdiden kopuk, maziye sarkmış bir ruh haliyle var gücümle kaçıyorum, kaçıyorum, kaçıyorum…!!!

Aslında ben şimdi bu mekânlarda içime bol temiz hava (oksijen) ile birlikte hüzün ve karasevda çekiyorum.

Şu Gündüzbey beni melankolik yaptı çıktı…

Bu mekânlar beni hasta etti.

 

15 gün önce Ehmetçe… şimdi de Ağyol… Nereye gitsem orada bir hüsran!

Bütün izler kaybolmuş, her şey değişmiş, harap olmuş.

Ömür dediğimiz, hayat dediğimiz insanoğlunu da aynı akıbet bekliyor. Doğuyor, büyüyor, yaşıyor, ölüyor.

Aslında bu harap olan yerlere mi, yoksa kendime mi üzülüyorum bilmiyorum. Harap olan, viraneye dönen buralar mı yoksa ben mi, bilmiyorum…

 

Hızla ama hızla dere boyunca yürümeye başladım.

Artık Ehmetçe deresi ile birleşen noktaya varmak üzereyiz. Kapak dediğimiz bölgedeyiz.

Boğulacak gibi oldum.

Oh biraz nefes aldım.

Masmavi gökyüzünü gördüm.

Asfalt yola geldik.

Şimdi dere, asfalt yola yakın bir vaziyette gidiyordu.

Pınarbaşı’na az kalmıştı.

 

Biraz ileride, sağ taraftaki bahçeden köpek sesleri geldi.

Korktuk.

Erkek olmamıza! rağmen korktuk.

Demek ki bizde korkabiliyormuşuz!

Hem de bir köpekten.

Kendimizi asfalt yola nasıl attığımızı bilemedik.

Bir de ne görelim… Baktık ki, küçücük siyah bir köpek. Kendisinden büyük ses çıkarıyor. Dedik ki, biz bu köpekten mi kaçtık!

Biraz utandık kendimizden. Ayıpladık kendimizi!

 

Tekrar dereye dönmedik. Geriye kalan kısmı Adıyaman yolu üzerinden tamamlamak niyetindeydik.

Gündüzbey kaptaj, içme suyu tesislerinin önüne vardık.

Artık burada mola verecek, bir bardak çay içecektik.

 

Geri dönüşü, çay içinden değil asfalt yoldan yaptık.

Susesi’ne vardığımızda bizi hummalı bir çalışma içinde olan Zekeriya kardeşimiz karşıladı.

Susesi’nin mimarı… Şair ruhlu adam. Gündüzbeyliler’in deli sözüne aldırmadan tam 15 yıl çalışıp çırpınıp bölgenin en güzel mesire yerini inşa eden dahi adam…

Gündüzbey’i tanıtmış, memleketine döviz kazandırmış.

Şimdi işi daha da büyütüyor.

Kuyu vurmuş, park alanı yapmış, düğün salonu ve toplantı yerleri yapmış.

Helal olsun!

Tipik bir Gündüzbeyli gibi subaşında oturup dedikodu yapmamış.

Ortaya bir eser koymuş.

Hem kendisi hem de Gündüzbey kazanmış.

Hem de buraya gelip rahat bir nefes alan misafirler!

 

Oturduk, karşı tarafta gezdiğimiz dağları ve biraz aşağıdaki dereleri bu sefer Susesi’nden seyrettik.

 

Kavurma yedik, yorgunluk çayı içtik.

Hesabımızı ödedik ve tekrar Çortunbaşı’ndaki Piyer Loti’ye geldik.

 

Sonra şehre döndük.

Gerçeğe döndük.

 

İşte fotoğraflar:

http://picasaweb.google.com.tr/alisanselimhayirli/GunduzbeyAyi#Alişan (Selim) Hayırlı

Bu Habere Kayıtlı Yorum Bulunamadı.
  Başkan Hakkında
Başkanın Özgeçmişi
Başkanın Mesajı
Başkanın Yaptıkları
Başkanın Fotoğrafları
 
  Gündüzbey Anket
Yeni web sitemiz içerik ve görsellik bakımından nasıl olmuş?
Çok Güzel Olmuş
Güzel Olmuş
Eski Site Daha Güzeldi
Pek İyi Olmamış
Kötü Olmuş
MALATYA   
  Hava Durumu
ANLIK HAVA DURUMU
3 GÜNLÜK HAVA TAHMİNİ
Mesaj Yaz   
  Ziyaretçi Defteri

Teşekkür
zafer KATIRCI - 26 Temmuz 2010 Pazartesi
babam Hamdi KATIRCI nın ( Kara Hamdi ) vefatı nedeniyle bizleri yanlız bırakmayan, acımızı bizlerle paylaşan tüm hemşehri ve dostlara teşekkür ederim.
Zafer KATIRCI
Gündüzbey Belediyesi Özel Kalem Müdürü
| Ana Sayfa | Ziyaretçi Defteri | Site Künye | İletişim |
Copyright © 2008 - 2009 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Gündüzbey Belediyesi | Yapım: Osmanlı Yazılım İnteractive & Selçuk Hosting İnternet Hizmetleri